ARÇELİK KİŞİSEL VERİLERİN KORUNMASI VE İŞLENMESİ MÜŞTERİ AYDINLATMA METNİ

Kapat X
Gelecek

Arçelik CEO’su Hakan Bulgurlu: “Yeşil Bir Gelecek İçin Umutluyum”

Arçelik CEO’su Hakan Bulgurlu’nun iklim değişikliğine dikkat çekmek için markaların ve bireylerin atabileceği adımları ve Everest’e tırmanma hikayesini anlattığı kitabı “Tehlikeli Tırmanış”tan yola çıkarak, dünyayı değiştiren teknolojileri, gezegen için harekete geçme konusunda markaların atabileceği adımları konuştuk.

 

“Everest’e tırmanmak istiyorum. Bir lider olarak iklim krizine dikkat çekmek istiyorum, bu konuda farkındalık yaratmayı hedefliyorum.” 

Bu cümle, henüz Acocanguaya bile tırmanmadan önce söylediğiniz bir kararlılık simgesi. Yolculuk önce insanın içinde başlar aslında. Sizin bu kararı almanız, iklim krizine dikkat çekmek için bir şey yapmalıyım yolculuğunuz nasıl başladı?

Aslında Everest’e tırmanma kararım çocukluğumdan bu yana deneyimlerimin, çevremde yıllar içinde gördüğüm değişimin bir sonucu. Doğada vakit geçirmekten her zaman keyif alan biri oldum; sanırım genetik, çocuklarım da çok seviyor doğada olmayı. Gençliğimde de Uzakdoğu’da uzun yıllar geçirdim ve Himalayalar her zaman benim için büyülü bir bölgeydi.

Bir başka Uzakdoğu seyahatimizde Tayland’da çocuklarımla yaşadığım bir olay benim için dönüm noktası oldu.

Hong Kong’da yaşarken Maya Körfezi yelken yapmak için sık sık gittiğim, eşsiz doğasına hayran olduğum bir yerdi. Ailemle Tayland’a gerçekleştirdiğimiz bir seyahatte de çocuklarıma Maya Körfezi’ni göstermek istedim. Gitmeden önce onlara körfezin güzelliğinden uzun uzun bahsettiğim için çocuklar çok heyecanlanmıştı. Fakat koya vardığımızda görmeyi umduğumuzun tam tersi bir görüntü ile karşılaştık; berrak suyun, beyaz kumsalların, mağaraların atık ve plastik içinde olduğunu gördük. Büyük bir beklenti ve heyecan içinde olan çocuklarım bu manzarayı görünce şaşkınlıkla bana sorular sormaya başladılar. Ben daha da büyük bir şaşkınlık içindeydim ve onlara verebilecek bir yanıtım yoktu. O anki kirli görüntü ve hissettiğim çaresizlik beni harekete geçirdi; bir şeyler yapmam gerektiğini düşünüyordum ama kimsenin dikkatini konuya çekemiyordum. Bunun için çarpıcı bir hikâyeye ihtiyacım vardı – Everest kararını da bu duygularla aldım.

Kitap yazmak, her şeyi yeniden yaşamaya benzemiş olmalı. Üzerine tekrar düşündünüz mü yazarken? Yazdıktan sonra kafanızda daha da berraklaştı mı bundan sonra yapmak istedikleriniz?

Tabii ki, tüm süreci her detayıyla tekrar yaşadım desem yanlış olmaz. Kitabın hazırlık sürecinde birçok araştırmacı, girişimci ve bilim insanı ile görüşme fırsatı edindim. Yaptığım bu görüşmeler, bir yandan iklim krizi konusunda daha çok bilgi sahibi olmamı bir yandan da bu çevre felaketinin boyutlarını daha iyi görmemi sağladı. Tüm bu görüşmeler sonunda daha kapsamlı ve iddialı hedefler koymamız gerektiğini, daha fazla oyalanmadan harekete geçmenin ve problemi parçalarına ayırarak çözmenin ne kadar önemli olduğunu daha iyi anladım.

Bireysel olarak karbon ayak izinizi azaltmak, doğaya saygı duymak için neler yapıyorsunuz? Küçük adımlardan mı başladınız? Bunlara yenileri eklendi mi bu tırmanıştan sonra?

Ben zamana yayılan ve yavaş yavaş gerçekleşen değişikliklerin daha kalıcı olduğuna inanıyorum. Bu nedenle birey olarak küçük adımlarla başladım ve bunların üzerine ekleyerek alışkanlıklarımı değiştirmeye çalıştım. Bence doğaya saygı duymanın ilk yolu, doğayla temas kurmaktan geçiyor.

Her adımın çevresel etkisini düşünerek hareket etmeye çalışıyorum. Her davranışımı ‘karbon ayak izi’ filtresinden geçirmeye çalışıyorum diğer bir deyişle. Tırmanıştan sonra ise konuya karşı daha da hassaslaştım tabii. Örneğin, en büyük problemlerimizden biri plastik atık krizi. Bu konuda çözümün bir parçası olabilmek için tek kullanımlık plastikleri hayatımdan çıkardım. Küresel sera gazı emisyonlarının en büyük kaynaklarından biri de hayvansal gıda tüketiminin hızla artması. Bu nedenle, ben de beslenmemde mümkün olduğunca sebze ve bakliyatları tercih ederek hayvansal gıda tüketimimi azaltmaya çalışıyorum. Son olarak evde enerji verimliliğine dikkat ettiğimizi söyleyebilirim – enerji ve su başta olmak üzere genel olarak israftan kaçınıyoruz.

Grundig olarak Ruhun Doysunla, markaların bu konuda dönüşmesi, dünyanın geleceğini düşünmek için ilham vermesi için 5 yıldır kitlemizi büyüterek devam ettiğimiz hareketimize en başından beri destek olmanın yanında, Arçelik A.Ş. CEO’su olarak elinizdeki gücün ve enerjinizin büyük bir kısmını iklim krizine dikkat çekmek için harcıyorsunuz. Sizce daha yapacak, yapacağımız neler var?

Öncelikle, yapacak çok şeyimiz var… Arçelik’te sürdürülebilir bir gelecek için çalışıyor ve sınırlarımızı her geçen gün daha da zorluyoruz. 2030 için de iddialı hedefler belirledik. Üretimden ürün verimliliğine tüm süreçlerimizi dönüştürüyor, gezegenimize saygılı bir şekilde tüketicilerimizin ihtiyaçlarını karşılamak için çaba gösteriyoruz.

Tüketiciler artık toplumsal konularda elini taşın altına koyan, çevresel ve sosyal değerleri gözeten firmaları tercih ediyor. Tüketiciye dokunan tüm şirketlerin çok geç olmadan bu beklentiyi karşılayacak şekilde dönüşmesi gerektiğini düşünüyorum. Biz de Arçelik’te ürettiğimiz bir ürünün ilk aşamasından tüketiciye ulaşana kadar hatta tüketiciye ulaştıktan sonra da çevreci ürün etiketini koruyabilmesi için çalışıyoruz. 2030 yılına kadar; yenilenebilir enerji sistemleri kurmayı, tüm fabrikalarımızda %100 yeşil enerjiye geçmeyi ve ürün bazında enerji tüketimini %45 azaltmayı hedefliyoruz. Bu hedefleri, her geçen gün daha da yukarıya taşımaya kararlıyız.

Grundig markamızla sunduğumuz akıllı teknolojiler ile de tüketicilerimize sürdürülebilirlik yolculuklarında destek oluyoruz. Buna en güzel örneklerden biri de ‘Fiber Catcher’ teknolojimiz – mikrofiberlerin ekosisteme karışmasını %90 oranında engelleyen dünyanın ilk entegre mikrofiber çamaşır makinesi filtresi.

Pek çok insan, o günler gelene kadar çözüm bulunur diye düşünüyor, halbuki çözüm biz olabiliriz diyorsunuz ve bunu gösteriyorsunuz yazdığınız kitapla. Markalar, büyük şirketler bu konularda etkili olabiliyor. Evereste tırmanmaya karar vermemin sebepleri arasında çevre hakkında farkındalık yaratmanın yanı sıra bu girişimi şirket içinde de değişime önayak olması amacıyla kullanmak istiyordum” diyorsunuz kitapta. Arçelik olarak karbon emisyonu, plastik kirliliği gibi konularda neler başardığımızı ve yolumuzda daha neler olduğunu bir de sizden dinleyebilir miyiz?

Söylediğim gibi sürdürülebilirlik, Arçelik’te uzun zamandır tüm iş süreçlerimize entegre durumda. 2019-2020 yıllarında global üretim faaliyetlerimizde sera gazı emisyonlarımızı dengeleyerek karbon-nötr şirket olduk. Emisyon azaltma hedeflerimizi güçlendirdik; 2030 yılına kadar Kapsam 1, 2 ve 3 yaklaşık %50.4 oranında azaltmayı hedefliyoruz. Bizim gibi üretim yapan ve tüketiciye dokunan bir şirkette Kapsam 3 emisyonlarının da resme dahil edilmesi oldukça önemli.

Türkiye’de sektöründe ilk ve tek kendi geri dönüşüm tesisi olan şirketiz. Ürünlerimizde geri dönüştürülmüş PET şişeler, balık ağları vb. kullanıyoruz. Örneğin, 2020 yılında 8 ton geri dönüştürülmüş balık ağı atığını ve yaklaşık 112 ton geri dönüştürülmüş endüstriyel iplik atığını fırın, çamaşır makinesi ve bulaşık makinesi parçalarında kullandık. 2030’a kadar ürünlerimizde geri dönüştürülmüş plastik oranını %40 arttırmayı hedefliyoruz. 2014 yılından bugüne kadar, piyasadan topladığımız 1,3 milyon adet enerji tüketimi yüksek ürünleri enerji verimli yeni ürünler ile değiştirerek yaklaşık 41 milyon hanenin günlük elektrik tüketimine denk enerji tasarrufu sağladık. Listemiz oldukça uzun… Tüm bu hedeflerimizi de güncel tutuyor, her yıl yayınladığımız sürdürülebilirlik raporu ile tüm faaliyetlerimiz ve hedeflerimizi şeffaf bir şekilde kamuoyu ile paylaşıyoruz.

Kitapta iklim krizinin etkilerini gözlemlediğinizi söylüyorsunuz. Bu değişiklikleri fark etmek için bu konuda eğitimli bir bakış, doğayla yakın olmak da gerekiyor değil mi?

Bu soruyu 10-15 sene önce sormuş olsaydınız ‘evet’ diyebilirdim fakat bugün geldiğimiz noktada iklim krizinin etkilerini görmek için çok da uzağa gitmeye, çevre uzmanı olmaya gerek yok. Kayıtlara göre, geçtiğimiz 7 yıl geçirdiğimiz en sıcak 7 yıldı; 2021 ise bunlar arasında 5. sıradaydı. Yine geçtiğimiz sene dünyanın hemen her yerinde can kayıplarına sebep olan orman yangınları, sel felaketleri yaşandı. Hepimiz üzüntüyle takip ettiği bu olaylar aslında iklim krizinin artık kapıda olmadığının, hepimizin hayatlarına yakından etki ettiğinin bir göstergesi. Ama şunu da unutmamak gerekiyor; doğanın değerini en iyi onunla temas kurarak anlayabiliriz. Bu nedenle iklim krizinin etkilerini uzak veya yakın hayatımızın her alanında hissetsek de doğaya yakın olmak onu anlamak için her zaman önemli.

Çocuklarınızı bu konuda duyarlı bireyler olarak yetiştirmek için neler yapıyorsunuz?

Söylediğim gibi çocuklarım doğaya çok düşkün. Doğaya duydukları sevgi zaten onları doğayı korumaya motive ediyor. Ben de mümkün olduğunca doğada onlarla beraber vakit geçiriyor ve yürüyüşlere çıkıyorum. Onlara doğaya ve doğadaki her canlıya saygı duymayı, bencil olmamayı aşılamaya çalışıyorum; ben de benzer davranışları sergileyerek örnek olmak için çaba gösteriyorum. Zaten onlar da çevreye karşı oldukça bilinçliler ve yaşananların farkındalar; artık birçok konuda onlar beni uyarıyor veya harekete geçmeye teşvik ediyor.

Okyanusa mikro plastiklerin yayılmasını engellemek için Fiber catcher patentini açmak çok büyük bir adımdı. Bu teknolojimiz şu an başka markalar tarafından uygulanıyor mu?

Plastik atık krizi küresel olarak yönetmekte en zorlandığımız konulardan biri – ne yazık ki çevresel kirliliğin de en büyük sebeplerinden. Artık bu öyle yaygın bir problem ki geçtiğimiz günlerde her iki kutupta da nanoplastik bulunduğu açıklandı. Böylesi büyük bir probleme Ar-Ge gücümüzü kullanarak yenilikçi bir çözüm geliştirmiş olmaktan şirket olarak gurur duyuyoruz. Bu teknolojiyi paylaşmaya açık olduğumuzu duyurduğumuzda birçok kurum ve marka da ilgi gösterdi. Henüz bu teknoloji farklı bir marka tarafından kullanılmıyor fakat yakın zamanda regülasyonların da etkisiyle bu gibi projelerin birçok paydaşı aynı amaçta bir araya getireceğine inanıyorum.

Ruhun Doysunda iklim krizi, gıda israfı, yerelden almak, mevsimsel beslenmekten sık sık söz ediyoruz. Siz nasıl besleniyorsunuz?

Dengeli bir beslenme rutini oluşturmaya ve bunu korumaya çalışıyorum. Özellikle pazartesi günleri Etsiz Pazartesi (Meatless Monday) akımına uyarak hayvansal gıda tüketmiyor, sebze ağırlıklı beslenmeye dikkat ediyorum; bu alışkanlığı çevreme de yaymak için çalışıyorum. Mevsimsel ve yerel beslenmeye de dikkat ediyoruz. Her gıdayı mevsiminde tüketiyoruz; mesela kışın domates yememeye özen gösteriyoruz. Bildiğimiz yerel üreticilerden alışveriş yapıyoruz. Sebzelerin kabuklarını, çekirdeklerini farklı şekillerde değerlendirerek israftan mümkün olduğunca kaçınmaya çalışıyoruz. Evde atıklarımızı ayrıştırıyor, gıda atıklarını ise komposta dönüştürüyoruz.

Kasım ayında İklim Zirvesi için Glasgowdaydınız. Neler gözlemlediniz?

İklim krizinin etkilerini bariz bir şekilde hissettirmesiyle COP26’dan beklentiler de paralel bir şekilde artmıştı. Ben COP26 zirvesinin tüm bu beklentilerimizi karşılamasa da iklim krizi konusunda harekete geçmek için küresel bir uzlaşı olduğunu gösterdiğine inanıyorum. Örneğin; Hindistan gibi büyük bir ülkenin açıkladığı 2070’te net sıfır emisyona ulaşma hedefi, 100’den fazla ülke metan emisyonlarını azaltma taahhüdü veya ormansızlaşmayı durdurmak için alınan kararlar – bunlar oldukça önemli adımlar. Uluslararası Enerji Ajansı’nın hesaplamalarına göre eğer tüm bu hedefler tutturulabilirse küresel sıcaklık artışı 1,8oC ile sınırlandırılabilir. Fakat umut verici olsa da 1,8oC’lik bu artış, 1,5oC hedefinin üzerinde ve sürdürülebilir bir gelecek için gidecek yolumuzun hala uzun olduğunu gösteriyor. Ne yazık ki zirvede 1,5oC hedefini hayata geçirmeye yetecek kadar cesur adımlar atılamadı. Örneğin; en büyük kömür üreticilerinden Avustralya, kömür kullanımını kısıtlayacak hiçbir anlaşmaya yanaşmadı. COP26 sonrası hazırlanan Glasgow İklim Paktı’nda ‘kömür kullanımına son vermek’ ifadesi ‘kullanımı azaltmak’ olarak yumuşatıldı.

Tüm bunların yanı sıra Z jenerasyonunun iklim krizine yaklaşımı ve konuya hakimiyeti ise beni en çok etkileyen konulardan biri oldu. Zirvedeki aktivist gençlerin oldukça erken yaşta bu kadar net bir şekilde hayal kırıklıklarını, endişelerini ve beklentilerini dile getirmesi geleceğe dair umutlarımı güçlendirdi.

Dow Jones Sürdürülebilirlik Endeksinin Dayanıklı Ev Aletleri kategorisinde, 2019 ve 2020de Sektör Lideri seçildik. Okurlarımızın daha iyi anlaması için, Arçelik gibi bir şirketin karbon nötr, karbon negatif olması nasıl mümkün oluyor?

Bizim gibi geniş bir üretim ağına sahip endüstriyel bir şirkette bu elde edilmesi güç bir başarı, öncelikle bunu söylemeliyim. Birçok şirket 2030 veya 2050’de karbon nötr olmayı hedeflerken biz bunu bu tarihlerin çok öncesinde başardık. Karbon kredisi satın alarak karbon nötr olmak mümkün. Fakat biz bunu; karbon kredisi satın almadan, yüksek enerji verimli buzdolaplarımızı pazara sunarak elde ettiğimiz karbon kredileri ile gerçekleştirdik.

“Evet, bugün iklim krizi tehlikeli bir tırmanışta, ancak deneyimlerim bana gösterdi ki, en yüksek zirvenin bile üstesinden gelmek mümkün” diyorsunuz kitabı bitirirken, bir yandan umutsuz olmamak da zor, umudu kaybetmek de. Umut ve umutsuzluk arasında neredesiniz?

 Ben kesinlikle umutluyum; yeşil bir gelecek için hâlâ fırsatımız olduğuna inanıyorum. Bir problemi çözmenin ilk adımı problemi tanımlamak. Biz problemin ne olduğunu çok iyi biliyoruz ve sayısız çözüme sahibiz. Bu noktada yapmamız gereken tek şey bu gidişatı değiştirmenin mümkün olduğuna inanarak hemen hep birlikte harekete geçmek. Bunun en güzel örneklerinden biri en başarılı çevre anlaşmalarından biri olan Montreal Protokolü. Bu protokolün birçok ülke tarafından imzalanmasıyla Ozon tabakasına zarar veren maddelerin kullanımı yasaklandı. Ozon tabakası koruma altına alındı ve ilerleyen dönemde de deliğin kapanacağı öngörülüyor.

Problemin büyüklüğü karşısında umutsuzluğa kapılabiliyoruz; bunu çok iyi anlıyorum. Fakat en büyük problemleri bile parçalara ayırarak doğru bir strateji ile çözmek mümkün. Burada en büyük yanılgımız krizin henüz uzakta olduğunu sanmak. İklim krizinin boyutlarının farkına vardığımızda insan olarak hayatta kalma içgüdümüzle zaten yaşanabilir bir dünya için mücadele edeceğiz – fakat geç gelen bu mücadele çok daha yıpratıcı olacak. Fırsatımız varken bugün harekete geçmek sahip olduğumuz en sağlıklı seçenek.

Size daha iyi hizmet sunabilmek için sitemizde çerezler kullanıyoruz. Sitemizi kullanmaya devam ederek çerez politikamıza izin vermiş oluyorsunuz.