Uzman — 20.01.2018

BİR ZAMANLAR KOZMETİK

Bakımlı görünmek, eski zamanlarda da önem taşıyordu. Günümüzdeki gibi gelişmiş formüller, çok yönlü ürünler, lüks ambalajlar yoktu. Ama o zamanlar kullanılanlar, bugün özlem duyduğumuz doğallıktaydı…

Süt gibi beyaz, kusursuz bir ten, kırmızı dudaklar ve çekik gözler… Tarihe bakılacak olursa, Japonya’nın 17. Yüzyıldan bu güne muhafaza edilen Geyşa kültürü makyajın sembolik kullanımına dair en çarpıcı örnek. Geyşalar kaşlarını, göz kenarlarını ve dudaklarını ezilmiş aspir yapraklarıyla boyar, baz olarak bintsuke balmumunu kullanırlardı. Hem Japonya’da hem de Çin’de kadınlar yüzlerini beyazlatmak için arsenik gibi zehirli maddelere başvururdu ama sonra neyse ki daha güvenli bir alternatif olan pirinç tozuna geçildi. Çin’de ayrıca statü belirtisi olarak tırnaklar oje niyetine Arap sakızı, jelatin, balmumu ve yumurta akı köpüğü ile boyanırdı. Hindistan’da olduğu gibi saçlar kına ile renklendirilir, sürmeyle belirginleştirilmiş gözlerin nazarı uzak tuttuğuna inanılırdı. Şifalı yağlarla gerçekleştirilen tedavi yöntemlerine dayalı, 5000 yıllık bir bütüncül sağlık sistemi olan Ayurveda da Hindistan’da doğdu. Bugün hala sık başvurulan bir “yaşam sanatı” olan Ayurveda; şifa için zihnin, bedenin ve ruhun birleştirilmesi ve dengelenmesi gerektiği esasına dayalı, bitkisel formüllerle dolu bir sistem. Yemeye layık görülmeyenin, yüze de sürülmemesi gerektiği savunuluyor. Fiziksel ve ruhsal arınma için zerdeçal, sümbülteber, safran, amla, neem yağı ve tulsi bitkisi gibi nimetler içeren kremleri ve maskeleri sürüp şifalı banyo sularının içinde “denge” bulmak size de cazip gelmiyor mu? Ne varsa doğada var; ruhu besleyen ve doyuran her şey tabiat anada.

Banyo kavramı, Romalılar için de elzemdi. Gösterişli mozaikler ve tablolarla süslü, parfüm kokularıyla baş döndüren yıkanma alanları bugünün tabiriyle dönüştürücü bir wellness deneyimi sağlıyordu. Banyo sularına gül yaprakları, badem, safran, zambak, mersin, defne ve yasemin gibi vahşi çiçekler ve baharatlardan elde edilen yağlar dökülürdü. Ayrıca tahriş olmuş cilde arpa ununun ve tereyağının iyi geldiğine inanılırdı. Cilt kremleri ise balmumu, zeytinyağı ve gül suyundan formüle edilirdi.        

Afrodit’in çağrısı 

Kozmetik kelimesi 17. Yüzyıldan, Yunanca “kosmetikos” kelimesinden geliyor. Antik Yunanlıların Afrodit gibi; dişiliği ve zarafeti sembolize eden bir tanrıçaları olduğunu göz önünde bulundurursak, fiziksel güzelliğe verdikleri önemi ve daha iyi görünmek için ortaya koydukları çabayı doğal karşılayabiliriz. Zaten yaşlanma süreciyle de yakından alakalıydılar. Dudakların hafifçe ısırılmış gibi kızarık, yanakların utanmış gibi al al görünmesini sağlamak için dutları ezerek sürerlerdi. Kömürü yağlarla karıştırıp koyu renk far elde eder, bal ve zeytinyağını karıştırarak maskeler hazırlarlardı.

Kleopatra’nın bir bildiği vardı 

Antik Mısır’ın, güzelliği dillere destan son Hellenistik kraliçesi Kleopatra, zamansız bakım ritüelleriyle anılır hala. Mısırlılar cildi canlandırmak ve cilt problemleriyle mücadele etmek için Ölü Deniz tuzlarıyla arındırıcı peeling bakımları yapar, doğal bir antibakteryel olan bal ve içindeki laktik asit sayesinde cildi ölü hücrelerden arındıran sütle banyo yaparlardı. Hem erkekler hem de kadınlar kuru çöl ikliminden korunmak, cildi yumuşatmak, saçlara bakım yapmak ve kötü kokuları maskelemek için aloe vera gibi zengin yağlardan ve merhemlerden faydalanırdı. Parfüm onlar için önemliydi, zira güzel kokular elde etmek için kullandıkları bazların çeşitliliği gerçekten ilham verici: Mür, kekik, mercanköşk, papatya, lavanta, zambak, nane, biberiye, sedir, gül, zeytinyağı, susam yağı ve badem yağı… Saçlara Hindistan cevizi yağı ile şekil verilir, badem yağı ile yaşlılık çizgileri hedeflenirdi. Mısırlıların güzellik normlarını, kelime anlamı “güzelden gelen” veya “güzellik geliyor” olan Mısır kraliçesi Nefertiti’nin, eski Mısır bilimcisi Alman Ludwig Borchardt tarafından keşfedilen büstüne baktığımızda anlıyoruz: Çerçevelenmiş gözler, belirgin kaşlar ve köşeli, düzgün hatlar… Çoğu medeniyet için geçerli standartlar.

Günümüze doğru 

Makyajın kabare ve sinema gibi, eğlence dünyasının “tehlikeli” kadınlarına mahsus olduğu kabul edilerek ayıplandığı 20. yüzyılın başlarında kozmetik ürünlere ulaşmak oldukça zordu. Özel kostüm dükkânlarından elde edilen birkaç ürün dışında yine doğal malzemeler kullanılırdı. Yüzün mat ve beyaz olması özellikle zenginler için önemliydi. Papier Poudré adı verilen kağıt parçalarıyla cildin parlaklığı alınır, kirpikler yanmış kibritlerle belirginleştirilir, dudaklar sardunya ve gelincik yapraklarıyla renklendirilirdi. Kaşları koyulaştırmak için de Arap sakızı, çini mürekkebi ve gül suyuna başvurulurdu. “Toilet water” adı verilen bitki bazlı parfümler (bugünün Eau de Toilette’leri) sıkılır, kuru dudaklar vazelin ile yumuşatılırdı. Vazelin ayrıca saçlarda kullanılan toniklerin ve sabunların bazını oluşturuyordu. Bu yüzyılın sonları ve 21. Yüzyıl; hayatlarımıza kozmetik devlerini, estetik operasyonları ve en vahimi “filtrelenmiş” bir güzellik anlayışını getirdi ama umudu kaybetmeyelim, dutları sıkıp sıkıp dudaklarımıza sürdüğümüz günler yine gelecektir.


Carina Göknar 
Güzellik editörü, freelance yazar.
Editörlük kariyerine 2008 yılında, Madame Figaro’da başlayan Carina Göknar, yazıları ve çevirileriyle InStyle, Vogue, Marie Claire ve L’Officiel gibi çeşitli moda dergilerine katkıda bulundu. Condé Nast Traveller’ın güzellik editörlüğünü yaptı ve bugün halen GQ Türkiye’nin wellness editörlüğünü sürdürüyor.

Size daha iyi hizmet sunabilmek için sitemizde çerezler kullanıyoruz. Sitemizi kullanmaya devam ederek çerez politikamıza izin vermiş oluyorsunuz.